Sticky post

Güçlü Ses, Güçlü Müzik, İsviçreli Beş Kadın: Burning Witches

Metal dinleyerek büyümüş beş ayrı kadının bir araya gelerek oluşturduğu Burning Witches enstrümantal altyapısı ve vokalin güçlü sesiyle gelecek vaat eden bir grup. Grupla ilk kez karşılaşanlar için bugün üç şarkılarından bahsedeceğim. Continue reading Güçlü Ses, Güçlü Müzik, İsviçreli Beş Kadın: Burning Witches

Sticky post

Edebiyat, Popüler Kültür ve Düş Kurmak

Son dönemde teknolojinin gelişimiyle birlikte yalnızca bilgiye değil çeşitli ünvanlara da ulaşım kolaylaştı. Bunlardan en yaygını ne yazık ki (gözüme çarpan kadarıyla) sanatçı veya yazar kimliği.

Ben de yaparım” edebiyatı

Her konuda istediğimiz an hap haline getirilmiş bilgilerle donanarak fikir sahibi olabiliyor, daha da korkuncu bu sahip olunan fikirlerle tartışmaya girmekten bir an bile çekinmiyoruz. Bir sonraki adımda da kendimizce galip geldiğimiz bu münazara mutasyonu tartışmalardan kalan bilgilerimizi başkalarına sosyal medya aracılığıyla sunuyoruz. Bir süre de bu şekilde ilerledikten sonra sıra kitap çıkarmaya geliyor elbette. Bu süreçte kitap ne, ben kimim, edebiyat ne (bu epey ucu açık bir soru tabi), bunu anlattım ama bunun etkisi ne olur, ben şu an ne diyorum, benim dışımdaki dünya nasıl bir dünya, evrensel olan nedir, kült olan nedir vs. sorular asla zihinde sağlıklı düşünsel süreçlere konu olamıyor.

Çağın popüler istekleri doğrultusunda, maddi kaygılar önde tutularak, isim yapmak için, “Bakın ben bunu da yaptım!” demek için yazılmış metinler havada uçuşuyor. Bir de bunların yanında çırak olma ruhunu asla ruhunda taşımamış insanlar sağlam bir okuma geçmişleri olmamasına rağmen “wattpad edebiyatı” diye tabir ettiğimiz eserler ortaya koyuyor (iyi bir okuma geçmişi olmayan kişinin nitelikli eser ortaya koyamayacağında hemfikir olunduğunu düşünüyorum bunu yazarken).

Hepsinin üzerinde biraz işlevsel olduğunu düşündüğüm başka bir eser tiplemesi daha var (“I’m not gonna name names :)”). Bu tip eserler yazar öldükten en fazla beş on sene sonrasına dek ünlerini korur ve çağımızın odak süresi kısa, uzun cümleler ve betimlemelerden hemencecik yorulan insanına çok başarılı bir şekilde hitap eder. Sigara, argo, yeraltı edebiyatının bir gölgesi, bazen polisiye ve gizem bazen dizilerde karşımıza çıkabilen entrikalar, klişe diyaloglar ve klişe bir anlatım gırla gider. Bu klişelerden bazıları öyle zekice denk getirilir ki ağızdan ağıza dolaşır ve dünya edebiyatının özgün, kült eserlerine henüz kucak açmamış bireyleri derinden etkiler.

Kitap ırkçılığı yapmak

Bu kadar tespit ve yakınma üzerine elbette kendimce yapılmasını gerekli bulduğum şeyler var. İlk etapta okunan kitabın sayısı değil kalitesi önemsenmeli. Okumaya alışık olmayan, kitap sevmeyen birine veya bir çocuğa gidip ilk denemesinde Proust okutmaya çalışın demek değil tabi ki bu. Her yaş ve her seviyede kendi türünde nispeten kolay okunabilir kitaplar mevcut. Üstelik sanat veya edebiyatın kimseye kolay olmak gibi bir borcu da yok. Nihayetinde sanatı kişilerin seviyesine indirgemek değil kişilerin anlayışını sanatı sağlıklı biçimde eleştirecek kadar yukarı çekmek doğru olan gibi görünüyor. Demem o ki kitap ırkçılığı yapın! “Ne var canım wattpad edebiyatı okuduysa, okusun yeter ki” demeyin. Bir kitabı anlayamamak, sıkılmak, bunalmak birer işarettir. Kişinin kendi zevklerini ve eksiklerini tanıması yolunda önemlidir. Eğer kişi Dostoyevski okuduysa ve sıkıldıysa bu durum bazı sorular sordurmalıdır. Bu yazar kimdir, hangi dönemde hangi koşullarda yaşamıştır, beni neden sıktı veya neden anlam veremedim, dünyaya bakışımız ne yönden farklı, nasıl yazsa daha güzel olabilirdi, onunla aynı dönem ve milletten gelen kült isimlerin üslubu nasıl, aralarında ne gibi farklar var, onlar da sıkıcı olacak mı…

Çok fazla kazanım söz konusu. Tüm bu sorular aslında sevmediğiniz bir kitaptan karşınıza çıkıyor ve sizi zenginleştiriyor. Üstüne üstlük kurgu nasıl olsa daha çok severdim, üslup nasıl olsa beni çekerdi gibi sorular kişiyi düş kurmaya da iten şeyler. Günümüzde özellikle çocukların en çok yitirdiği de bu, düş kurmak.

Bahsettiğim düş kavramı bireysel geleceğimizle ilgili olan hayalleri içermiyor. İş, aile, gelecek, para, arkadaş gibi unsurlarla ilgisi yok. Bu düş kurma eylemi masallar ve mitlerdeki gibi bir ağacın veya bir kuşun öyküsünü merak etmek, ona bir kurgu uydurmak veya çağrışımlara izin verip komik ya da alakasız görünen şeyleri (örneğin mor çimenleri yiyen yeşil lamaları) hayal etmekle ilgili. Çocuksu hayal bilinci, ruhu besleyen en önemli unsurlardan biri. Günümüzde oynanan çoğu oyun hayalden uzak ve ekipmanlara bağlı, bu da düş kurma içgüdümüzü ta yaşamın en başından çekip alan bir durum.

Continue reading “Edebiyat, Popüler Kültür ve Düş Kurmak”
Sticky post

Underrated Tuesday: İzini Kaybettiren Gruplar Bear Lake ve Turtle Giant

Adı pek bilinmedik, öyle çok da popüler olmayan ama dinleyince neymiş ki bu dediğim şarkıları tanıttığım bir seri olan Underrated Tuesday’de bu kez gerçekten izlerini bulamadığım iki grubun şarkılarından bahsedeceğim… Turtle Giant ve Bear Lake! Continue reading Underrated Tuesday: İzini Kaybettiren Gruplar Bear Lake ve Turtle Giant

Sticky post

Biçim Değiştirenlik, “Shapeshifter” Kavramı ve İzlenimler

Biçim değiştirenlik veya “shapeshifter” olma durumu birçok kişi için filmler, kitaplar veya mitler dolayısıyla yabancı değil. Fakat bize sunulan kurguların ötesinde düşünülebilecek, hayali kurulabilecek pek çok şey olduğu kanısındayım. Örneğin ellerinize bakın, beş ayrı işlev, ölçü ve hassasiyete sahip parmak, iri ve cömert el ayası, sınırları ip örgülerle belirlenmiş gibi duran boğumlar… Elinizi yüzünüze götürün, tenin teni hissetmesi, aynı anda hem el hem yüz hissediyor; birbirinden ayrı ama birleşen duyumlar. İnsan etinin pürüzlü, sıcak ve canlı dokusu. Her şey, hissedilen her duyum, insan türünün temel farkındalıkları ve bunların kişiden kişiye renklenen versiyonları.

Peki ya gerçek bir biçim değiştiren insan formundan bir yılan formuna geçiş yapsaydı?

Şimdi az önce hissettiğiniz elleriniz yok ve muhtemelen duyumsayacağınız şey bir uzvun eksikliği olmayacak çünkü bir yılan asla ellerini tanımamıştır. Şimdi, sert ve kaygan derinizin ipliklerle ayrılmış boğumları değil ışıkla renkleri alevlenen pulları var ve vücudunuz koca bir kastan ibaret. Sorun burada kendini gösteriyor, ellerinin varlığını bilen bir biçim değiştiren bilincini bedenlerinden bağımsız olarak koruyabiliyorsa bir yılan olmak işkenceye dönüşebilir. Eğer bilinç de biçim değiştirebiliyorsa kişi düşünceleri ve amaçlarından kopup girdiği bedende hapsolabilir. Doğanın cetvelsiz ve ezbersiz orta yollarından birine sahip olunmalı ki biçim değiştiren için her beden bilincini taşıyabilsin. Bu da hayali sıradışı ve ilgi çekici kılan yönlerden biri, yani bu öyle bir varlık ki bilinci bir veya birkaç bedenin algısal tanımlarına bağımlı değil. Hepsini görebilir, erişebilir ve hepsine eş mesafede durabilir.

Tüm bunları hayal ederken insan bilinci ve bedeniyle düşündüğüm ilk şey, biçim değiştiren olmanın “both blessing and a curse” oluşu*. Bedenler ve zihinler arası sonsuzluk ve özgürlük var ama duygulara ve algılara bir an bile olsun kaptırmamak, daima ortada durmak, hissedilenleri hiçbir zaman tam anlamıyla benimsememek gerekiyor. Yani her beden ve her bilince sahipsiniz ama aslında hiçbirine ait değilsiniz. Size ait bir şeye takılı kalmak sizi tek bir bedende takılı kalmaya zorlayacak ve içgüdülerinizin tersine hareket etmek ne insan formunda ne hayvan formundayken kolay bir mesele olacak.

*Hem kutsanmışlık hem de bir lanet

Biçim değiştirenlik kavramını mitolojik ve fantastik yanından biraz sıyırıp günlük yaşama imgesel olarak çekmek gerekirse konuşulabilecek yüzlerce konu var. Bunlardan biri, bir yazarın ya da bir müzisyenin de sanatında biçim değiştirenliği kullanabilecek olması. Bu, basitçe karakterin ruhuna girmek veya müzikle bütünleşmek gibi anlatılamayacak denli karışık bir durum. Bazı santçıların bilincinde gerçek bir saydamlık olduğunu ve yaşadıklarını, gördüklerini bir biçim değiştiren nasıl ruhtan ruha sıçrıyorsa benzer şekilde görüp geçirdiklerini düşünüyorum. Fakat farklı olarak, fantastik birer yaratık olmadıkları için olaylar ve kişiler onların ruhlarında hep bir iz, bir desen bırakarak ayrılıyor. Bu da elbette spesifik üsluplar geliştirmelerinde veya belirli konulara eğilmelerinde etken olabilir.

Evrenin her köşesinde, saklı olmayan ancak bizim kendi duyularımızla sezemediğimiz tüm varlıkları sezmek için biçim değiştiren olabilme hayali olağanüstü. Bizler, istesek de bir gaz ve toz bulutuna dönüşerek yıldızların dağınık yoğunluğunun bilincinden yeryüzünü göremeyeceğiz veya zamanı bir dağın benliğinden ölçemeyeceğiz. Ama bilinmezlik, algılarımızın ve okulda öğrendiğimiz tanımların sınırlarına sıkışmaktan kat kat heyecanlı ve mutluluk verici. Hayalin sınırlarını bize bırakan bir konu biçim değiştirenlik, yıllardır yazdığım her öyküde bir şekilde karşıma çıkan ve oynamaktan keyif aldığım huzursuz bir oyun. Umarım insanlar kendi gerçekliklerinden anlık da olsa kopabildikleri zamanlarda benzer oyunları oynamaya girişir.

Continue reading “Biçim Değiştirenlik, “Shapeshifter” Kavramı ve İzlenimler”
Sticky post

Yan(ıl)gın

Katedralin kulakları uğulduyor Her zamanki eğlenceler oysaki, iki fotoğraf şıkırtısı beş güvercin yedi domuz. Domuzlar olmamalı, yok ama bir şeyden kaçıyorlar sanki olmaması gereken bir şeyden… Katedralin iri kemikleri titreşiyor Hava ılık oysaki Soldan güneş Sağdan bir meltem Tepesinden bir yalım. Ateş nerede? Ateş katedralin bebekliğinden gelen bir ejderde Uğulduyor nefesi Titriyor göğüs kafesi Ateş katedralin kemiklerinde zihninin uç köşelerinden bir ufak alev sanrıları haklı … Continue reading Yan(ıl)gın

Sticky post

Enerji Dolu Şarkılar: The Sun, Medusalem ve Kill Your Darlings

Üç tane, farklı farklı türlerden enerji dolu şarkılarla bu hafta Underrated Tuesday köşesinde bir Portekizli bir Norveçli ve bir İngiliz grubu bir araya getirdim, keyifli dinlemeler. The Sun Neue Deutsche Härte akımını veya daha bilindik şekliyle endüstriyel metali sevenler adına konuşmam gerekirse bu sene Rammstein ve OOMPH! dolu dolu bir yıl yaşattı hepimize. Bu ikisi gerçekten köklü ve artık hayran kitlesi de oturmuş gruplar ancak … Continue reading Enerji Dolu Şarkılar: The Sun, Medusalem ve Kill Your Darlings

Sticky post

Takımyıldız Öyküleri II

Orion Orion: şarkılara, mitlere konu olmuş “Avcı” olarak da bilinen bir takımyıldız… Efsanelerde Orion’un annesiyle babası hakkında farklı gerçeklikler yaratılmış. Bunlardan birinde Hyrieus isimli bir çobanın oğlu olarak karşımıza çıkıyor Orion. Bir zamanlar Zeus, Hermes ve Poseidon bu çobanın evine uğrarlar, Hyrieus misafirlerinin tanrı olduğunu ayrımsamaz ancak oldukça cömert davranır. Hatta sahip olduğu tek öküzü misafirleri için keser. Tanrılar da çobanın cömertliğini ödüllendirmek için ona … Continue reading Takımyıldız Öyküleri II

Sticky post

Nosferatu: Efsaneler ve Drakula Vakası

SüngerBob’a dahi konu olan Nosferatu, modern çağa dek taşınan ilk vampir filmi olarak geçer. Ancak bunun dışında kökleri Romanya folkloründe olan ve korku filmi tarihini beslemiş bu “vampir” tanımı başlı başına kültürel bir zenginlik olarak karşımıza çıkıyor. Ölü ve Yaşayan Vampirler 19. yüzyıl yazarlarından Emily Gerard, Romanya’daki her köylünün, cennet veya cehennemin gerçekliğine inanırcasına nosferatunun varlığına inandığını belirtiyor. Bu inanışlara göre iki çeşit vampir bulunuyor, … Continue reading Nosferatu: Efsaneler ve Drakula Vakası

Sticky post

Burn in Hell after Death in the Candystore: Underrated Tuesday

Bir başka Underrated Tuesday daha iki ilginç ve özgün şarkıyla geldi. Major Parkinson ve Brides of Lucifer dinleyeceğiz, keyifli dinlemeler! Death in the Candystore “Love me, love me I am just a lonely boy, give me soda pop and toys” Major Parkinson genel tarzı itibariyle oldukça renkli ve özgün. Melodi sizi sakin ve neşeli bir moda sokuyor; fakat aynı zamanda vokal, sesiyle bir tutam soğuk … Continue reading Burn in Hell after Death in the Candystore: Underrated Tuesday

Sticky post

İp

Evlerin içinde ölmez insanlarEvler insanları öldürdü. Bu farklı bir yaşamasılı duruyor karanlıkta,yıldızların köşesizliğine takılıyor uçları-kötürüm köşesizlik, katı- Bu farklı bir yaşamuçlarından takılıyor ruhumuzun iplikleri yıldızlara,sarkıyoruz aydınlıktave bir kılıç, düğümlenen iplerimizden kesincekuklalar düşüyor yeryüzüneBaygın bedenleri yutarken, Evler üzülüyorbiliyorlar, içlerinde ölecek. 15.11.2013 Continue reading İp

Sticky post

Sözleriyle Gündemimize Cuk Oturan Madman, Providence ve Wolves Inside My Head

Malum Türkiye koşullarında sakin sakin müzikten bahsedeyim, sanat konuşayım, tek derdim bilim olsun gibi bir şey pek mümkün değil, ben de bu hafta şarkı sözleriyle gündemimize cuk oturan 3 tane şarkıyla karşınızdayım. Keyifli dinlemeler. Continue reading Sözleriyle Gündemimize Cuk Oturan Madman, Providence ve Wolves Inside My Head

Sticky post

Deniz (geçiş II)

Dağılıp savrulmayacak kadar koyu, yoğun ancak özgürlüğünü yitirmeyecek kadar hafif ve uçucu. Ürkekçe ilerliyorum, karnında yer açıp bedenime -sıcakla soğuk arasında bir savaş, elbet büyük olan galip gelecek ancak kazanmış gibi hissetmeme izin veriyor deniz. Derin özlem duyulan belli belirsiz bir dokunuş ve bir şeyler her santiminden tutup çeker, kaldırır ya insanın etini, önce öyle; sonra yatıştı, karardı aşağısı, birleştik. Şimdi güneşin yüzünü öteye çevireceği … Continue reading Deniz (geçiş II)