Metal Anısı

fere libenter homines id quod volunt credunt

Can neydi? Cansızlık ne bilmiyorum ki, diye düşündü. Belirsizlik yorucu ancak yorgunluk değil hınçla dolmuştu içi. Bir an sonra bomboş hissetti. Cansızlık böyle bir şey belki.

Ölüm üzerine düşünme güdüsü doğduğundan beri yalnız bırakmamıştı onu. Durur durur, soğuk tenini ürperti alır geniş alnı sıkıntıyla parlardı gün ışığında. Kendini sıkıştırılmış, önce ateşe sonra buza batırılmış hisseder, yüreği taş olur ağırlaşırdı. Hem boş hem ağır bir taştı bu, kovuğunda kabuğu kırılmamış bahanelerle dolu. İrdelemez, eşelemezdi kovuğunu; çoğunluk varlığını da bilmez, yalnız ara sıra içinde bir yerlerde ortaya çıkarılmayı bekleyen yumrular sezinlerdi.

Onun yaşamında zaman aldatıcı ama sade bir yol izlerdi. Zaman da cansızdı belki. Bazen anlarla bedeni arasında bağlar hisseder, dalgaların örüntüleriyle çekilirdi ritmine. Kimi günler ağırlaşırlardı birlikte, çöker, kımıltısız beklerlerdi ölümü. Ölümün de bedeni zamanla bağlıydı. Her biri bir inci kolyenin ipini koparmaya meyilli taşlarının ağırlığıyla beklerdi yanı başındakini. Düşler uykuları kovalardı o da izlerdi açılan patikaları. Pek öyle hislenmezdi. Pek öyle de anısı olmazdı. Kendi bedenine gömülü, sade yaşardı.

Bir gün kendini bambaşka hissetti. Tekerlekler onu gündüze taşıdı, motorlar içten içe ısınıp takırdayarak evinden uzaklaştırdı bedenini. Yolculuk boyunca kumaşların gizemine sığındı, neredeyse hiç gözükmedi. Diğerlerinin onu nasıl gördüğü önemli değildi aslında, huzurluydu bugün, düşlerine ölüm yerleşmemişti. Gün ilerledi. O bir yerlerde gevşedi, uzandı, gerindi. Biri ona dokundu. Tuttu, çekti. Zamanın çekişinden, dalgasal gelgitten başka türlüydü bu. Geniş alnı belirsizlik ve gün ışığıyla parladı. Şimdi zamanın doğasını, koyduğu kuralları ihmal eden bir hız vardı elinde ve bir travmanın rahatlatıcı amnezisinden uzaklaşarak hızıyla bağdaşmayan bir yavaşlıkta olanları seyretti. Birbirini izleyen geri alınamaz anlar canını yakıyor, içini oluk oluk endişe ve hüsran kaplıyordu. Kendi bedenine sahip olamıyordu ve keskin yanı uzayarak parlaklığını kızıla yitirdi. Bir bıçak onu kavrayan ele tutsak; zamanı, yaşamı ve kendi bilincini yırtarak paramparça etti.

Kendisini tutan eli hiç yadırgamadı. Metal bedeni onu tutan elin varlığından yorgun, teslim oldu.

Ölüm ağır.

23.08.19

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.