Bir Romanın Getirdikleri


“Adana dönüp de ne ihtiyarın ne de kızın yerinde olmadığını görsen ne hissederdin, bir düşün bakalım. Gizemli eğlence yok, oyunlar yok. Bütün o mekân sonsuza dek kilitlenmiş.
Bitti bitti bitti.”


John Fowles, Büyücü kitabından oldukça sıradan görünen bir alıntıyla geldim bugün. Notu bırakan karakter Alison, ana karakterin gözünden defalarca basitlik, yavanlık, saf ve şiirsel dokunuştan, zarafetten uzak oluş ve kabalık ile yansıtılmış olmasına rağmen aralarında geçen şiddetli bir kavgada hem Nicholas’ın bu izlenimlerinin farkında olduğunu çarpıcı bir şekilde dile getirmiş hem de Nicholas’ı belki de hiç duymak istemeyeceği bir analize tâbi tutmuştur. Sonrasında sabahın erken saatlerinde ortadan kaybolan Alison arkasında bu notu bırakır: “Adana dönüp de ne ihtiyarın ne de kızın yerinde olmadığını görsen…”

Bu, Nicholas’ın durumunda birine bırakılabilecek en sert yanıtlardan biriydi. Çünkü Alison’la aralarında oluşan anlaşmazlığın temelinde hem Nicholas’ın kendini tuttuğu yer -biraz bencil, fazlaca meraklı ve daima işin düşünsel yoğunluğuna, felsefeye, metafora, şiire düşkün Nicholas- hem de adada onu heyecana sürükleyen durumun çekiciliği söz konusu. Öyle bir an ki, gizem ve bilinmezliği, aslında hor görmesine rağmen tutku duyduğu, dahası nasıl olduğunu çözemediği şekilde ruhsal bariyerleri daima kolaylıkla aşan bir kadına tercih ediyor ve bunu yaparken dahi tercih etmek istemiyor. Her seçeneğe koşulsuz sahip olma isteğini görüyor ve bunun doğallığına yürekten inanıyor.

İki karakterin çatışmasının ve aşkın en yoğun hissedildiği anlardan biri bu… Roman boyu Nicholas tarafından aşkın ne olduğunu bilmeyen ve yüce duyguların özünü duyumsamaktan aciz bir kız gibi gösterilen Alison, Nicholas’a şöyle söyler:

Nicholas: “Atina’ya, seni görmemem gerektiğini bilerek geldim. O ilk akşam ve dün, sana karşı özel bir şey hissetmediğimi kendime kanıtlamak için elimden gelen bütün salakça şeyleri yaptım. Ama işe yaramadı. Bu yüzden bu kadar… beceriksizce konuştum ya senle. Ve bu kadar yanlış bir zamanda. oysa seni kandırmaya devam edebilirdim.”

Alison: “Kandırılan ben değilim.”

N: “Dinle-”

Alison: “Ve şu ‘özel his’ saçmalığı da ne demek oluyor? Hey Allahım, sen aşk denen şeyden korkmakla kalmıyor, lafını etmeye bile çekiniyorsun.

Bence o kadar körsün ki, muhtemelen beni sevmediğinin bile farkında değilsin. Kafayı, sanki iktidarsızmış gibi, numara bir olmaktan başka hiçbir şeye veremeyen aşağılık, bencil herifin teki olduğunun bile farkında değilsin. Çünkü hiçbir şey seni incitemez Nicko. Derinlerde neler olup bitiyor kim bilir. Hayatını öyle bir kurmuşsun ki hiçbir şeyi yaklaştırmıyorsun yanına. Bu yüzden ne yaparsan yap ben böyleyim deme hakkını görüyorsun kendinde. Sen hiç kaybetmezsin. Bir sonraki macerana yelken açabilirsin hep.

Bütün o gizem palavraları falan. Yuttuğumu mu sanıyorsun? Adada bir kız var ve sen de onu düzmek istiyorsun. Hepsi bu. Ama tabi bu şekilde ifade etmek çirkin ve kaba olur. Bu yüzden sen de allayıp pulluyorsun biraz. Her zamanki gibi. Allayıp pulluyorsun ki masum görünebilesin, büyük entelektüel bu deneyimi sonuna kadar yaşamalı tabi. Hep aynı.”


Alison’un öfkesi net, sert ve açık bir öfke. Tüm gerçekliğiyle Nicko’nun başından beri bilincimize gizlenen gölgesini gün ışığına çıkarıyor ve onun bir vampircesine kül oluşunu seyrediyoruz.

Peki bunu bu kadar önemli kılan ne?

Romanları klasik, kült, kalıcı ya da hiç değilse etkileyici yapan şey bize dokundukları nokta ve dokunuş şekilleridir. Bu basit sahnede de aslında evrensel ve kemik olan bazı hisler mevcut. Örneğin daha basit ve özümüze dokunduğunu bildiğimiz dostane bir durum, olay veya kişi yerine gizemli, bilinmez daha keşfe açık olanı çekici bulmak. Güvenlik ve tedirginlik. Sakinlik ve heyecan. Aşinalığın sevgisi ve keşfin tutkusu. Basit görünenin şiirselliği ve sözcükleri dantellerle örülmüş olanın kofluğu. Aslında tüm bunlar bilincimizde kıvrılıp duran ve günlük hayatımızda ya da masallarda, filmlerde ve kitaplarda, belki kolektif bilinçaltımızda bekleşen titreşimler. Hepsi öylece basit örülmüş bir diyalog içinde aniden suratınıza çarpıyor. Roman boyu biriktirdiğiniz, sizin de ortak olduğunuz o bilinmezlik heyecanı, Alison’un bıraktığı notla birlikte sarsılıyor: “Adana dönüp ne ihtiyarın ne de kızın yerinde olmadığını görsen…”

Burası hayal dünyasının, tutkunun gerçek dışılığının, büyünün camlarının titrediği yer. Çoğu kez böyle değil miyiz? İnatla düşlediğimiz ve erişmeye çabaladığımız, diğer bazı şeylere bizi körleştiren arzulara kapılırız.

Bana soracak olursanız, daima girişilen riske değer ve kötü görünse dahi her tercihin kendine özgü bir karakteri bulunur. Anlaşmalar iyi ya da kötü değildir, onlara ayak uyduruş biçiminiz sizi iyi veya kötü hissetmeye iter. İyi ve kötünün bu dolambaçlı birlikteliği de zaten yine o temel ve evrensel yanımızın, hayatın bir parçasıdır.

Nicko içinse, keşfe değip değmeyeceğini yalnızca romanın sonunda anlayabiliriz, belki o zaman bile tam değil.